Çılgın bir doktorun, bir bebeğin beynini genç yaşta ölen bir kadına nakletmesi ile film başlar. Genç bir kadın olsa da bebek beyni ile etrafını keşfetmesi ve gezileri bizlere fantastik bir dünyanın kapılarını açıyor. Bazı sahnelerin biraz fazla erotik olduğunu da eklemem lazım ( sansür uygulayan platformlar oluyor ) özgün hikayesi ile seyredilmeyi hak eden filmlerden bence. Feminist bir bakış açısı olduğunu savunanlarda var.
Uyarlamalarda filmin kitaba uygunluğu edebiyat ve sinema çevrelerinde sıkça tartışılan bir durum. Yönetmen Yorgos Lantimos'un Alaistar Gray'in bu çok katmanlı kitabını beyaz perdeye uyarlamada oldukça iş çıkardığını söyleyebiliriz. Öyle ki Lantimos yarattığı o büyülü bir sette, bu zamansız ve mekansız hikaye karşısında ağzımız açık kalıyor.. Elbette bunda kariyerinin en başarılı performansını ortaya koyan Emma Stone ve Mark Ruffolo gibi rolüne "cuk" diye oturan oyuncuların katkısı büyük. Lantimos filmlerine aşina olmasanız bile son yılların bu en parlak prodüksiyonlarından biri olan Zavallılar keyifli bir seyir vadediyor.
Spoiler içerir !!!
Filmin açılışında, daha sonra adının Victoria olduğunu öğreneceğimiz hamile bir kadının intiharına tanıklık ediyoruz. Dr. Godwin, bu trajik olayın ardından sıra dışı bir müdahalede bulunarak, ölen kadının karnındaki bebeğin beynini annesine nakleder ve onu yeniden hayata döndürür. Hikâyenin devamında ise, Bella adıyla adeta yeniden doğan bu kadının büyüme ve kendini keşfetme yolculuğu anlatılır.
Bella karakteri; saflığı, merakı ve çocuksu doğasıyla yer yer Forrest Gump’ı andırsa da, filmin temel meselesi göz önüne alındığında onu “feminist bir Frankenstein” olarak tanımlamak daha yerinde olacaktır. Belki de Frankenstein’ı yakın zamanda izlemiş olmamın etkisiyle iki eser arasında daha güçlü bir bağ kurmuş olabilirim.
“Feminist Frankenstein” dememin sebebi, Bella’nın bu yolculuk boyunca hayatına giren tüm erkek figürlere karşı bir şekilde üstünlük sağlamasıdır. Yönetmen Yorgos Lanthimos’un, bir erkek yönetmen olmasına rağmen, kadın karakter üzerinden güçlü bir feminist anlatı kurduğunu söylemek mümkün.
Bella, babası ve aynı zamanda tanrısı olarak gördüğü Dr. Godwin’in onu sınırlama çabalarına rağmen evden çıkarak dış dünyaya karışır. İlk sevgilisi ve onu dünyayla tanıştıran çapkın Duncan, Bella’yı kullanıp geride bırakabileceğini düşünürken, aslında ona saplantılı bir şekilde bağlanır. Bella ise kendi yolunu çizmeye devam eder.
Daha sonra Bella, kendisini tehdit ederek evde tutmaya çalışan eski kocası Alfie’den de kurtulmayı başarır ve babası Dr. Godwin’in miras bıraktığı eve geri döner. Nişanlısı Max’e karşı açık bir zafer kazandığı söylenemese de, final sahnesinde Max’in adeta bir hizmetkâr gibi onun karşısında beklemesi, güç dengelerinin nasıl değiştiğini açıkça hissettirir.
Yorgos Lanthimos’un filmografisi içinde belki de en “yumuşak” işlerinden biri olan bu film, görsel diliyle oldukça etkileyici. Özellikle filmin başında Bella’nın eve hapsolduğu sahnelerin siyah-beyaz olması, onun dış dünyayla tanışmasıyla birlikte yerini rengârenk bir atmosfere bırakması, karakterin içsel dönüşümünü başarılı bir şekilde yansıtıyor. Filmin teatral yapısı da bu anlatımı destekleyen önemli unsurlardan biri.
Filme dair tek eleştirim ise final sahnesine yönelik. Bella, kocası Alfie’yi cezalandırırken aslında kendisine yapılanın bir benzerini ona uyguluyor. Yani gücü eline geçirdiğinde, geçmişte maruz kaldığı davranışların benzerini sergilemeye başlıyor. Bu durum, bir anlamda zaferin içinde gizli bir yenilgi barındırıyor. Nitekim Aliya İzzetbegoviç’in de dediği gibi: “Savaş, ölünce değil; düşmana benzediğinde kaybedilir.”
Eğer final, Bella’nın saflığına ve içsel temizliğine daha uygun bir şekilde sonlansaydı, filmin etkisi benim için çok daha güçlü olabilirdi.
Genel olarak etkileyici, düşündürücü ve görsel açıdan zengin bir film.
Puanım: 8/10.